Mavi Bir Gece

Tahsin S. 23 Temmuz 2018 4 dk'da okunur Yorum Yok

YORUM YOK

Napacağını bilmiyor.

Son gördüğümde cüzdanını karıştırıyordu bir dükkana girerken. N’aptığını merak ederek yürüdüm peşinden. Dolapları kurcalarken ben, “poşede gerek yok” diyip açtı şişeyi, kapağı kasiyere uzatıp çıktı. Antika bi’ adam olduğundan haberim vardı da kibrit kullanacağı aklıma gelmezdi. Zorlanmadı da bu sefer, tek seferde çekebildi ilk nefesi. İşim yok, yazıldım peşine. Saatlerce izledim bu defa. Aynı şeyi yapmamalı.

Öncekinde bu kadar şüphelenmemiştim. Balkondan aşağı bakıyor sanıyordum, ya da en azından aşağıdan öyle görünüyordu. Parmakları, hala yanmaya uğraşan küle biraz daha direnebilse olay yeri, tebeşirle çevresini çiziyor olacaktı. Bu sefer açık hava, en fazla n’apabiliri merak ettim sadece. Deniz şehrinde doğup büyümesine rağmen yüzme bilmediğini unutarak öylece Kordon’a ilerleyişini izledim. Oturmadan evvel birine bir şeyler fısıldadı, çakmak istemiş. Dükkandan çıkarken kibrit kullanmıştı, sonuncusunu kullandığını ve her seferinde iki kibrit harcadığını düşünürsek akciğerlerinin durumu pek de iyi sayılmazdı. Bacaklarını denize doğru sallayıp telefonu da şişeyi de kenara bıraktı. Arkadan görünen sadece dumanların silüeti ve denize karşı bi ileri bi geri sallanmasıydı. İleri kararlı sallanırken geriye doğru hareketi epey tereddütlüydü. Kararını birden bire neyin değiştirdiğini pek merak etmedim, üç aşağı beş yukarı anlaşılabiliyor ileri sallanırken denize, geriye doğrulurken gökyüzüne bakmasından. Sonbaharda gökyüzünün bambaşka olacağını anlattı hep. Yalnız sonbaharda gökyüzünü birkaç tahtanın altında kirli çarşafın içinde izlemeyeceğinden emin değilim. Direkt olarak ondan duymadım ama hiç olmazsa sonbahara kadar ayakta tutmalıydım onu. Sonrasında yüzünün güleceğine inanıyordu. O’nunki de umut, çaresizlik, ne dersen.

Belki tek hücresiyle ayakta, kışa kadar dayanmaya niyeti olmasa da en azından sonbahara kadar direnecekti tek zerresi. İçten içe savaştığı kaygıları, anksiyetesi, korkuları yenmeye çalışsa da içindeki savaşı kazandığını düşündürdü izmariti fırlatışı. Şişenin tek damlası kalmamış, sol tarafından yere koydu. Kafa karıştırıcı bir mavilik vardı bugün, deniz de gökyüzü de cezbediciydi. Gökyüzüne ulaşmanın tek yolu o an herkes için denizden geçiyordu. Sonuç bir anlamda belli, nefes daralması, panik, çırpınma, su yutma, ciğerlere su dolması, oksijensizlik… Kısayoldan gökyüzü, fazla cezbedici, fazla kolay, fazla basit… Basite kaçmayacağını biliyordum, ya da bildiğimi sanarak ihtimal vermemeye çalışıyordum. Ayakları suya daha da yaklaştı, kirpikleri kavuşmuş, gözleriyse içlerinde huzurluydu. Bu defa çevresi çizilemeyecek hatta belki eseri bile bulunamayacaktı. Zerre ümidim olmasa da son kez gökyüzünü gösterdim O’na. Hemen önündeki sonbaharı gördü. Duvarları yırtan deniz çarşafa evrildi, izleyen herkese huzur verse de, O’na kollarını açar gibiydi denizin mavisi, aldanmamasını diledim, gerçek mavilik denizde değil gökyüzündeydi. Öyle huzurluydu ki o an, ufacık bir çocuk masalla uyutulmuş gibi. İnandığı bir masal var gibiydi. Gözlerimi kapatıp olacakları bekledim. 3’e kadar sayıp…

1…

…2

3…

…açtım gözlerimi.

…Vazgeçmiş, denize kavuşmuş ayakları bir anda yere bastı. Akıllandı anlamında bi mecaz gibi ama mecaz da değil aynı zamanda. Sonbahar ağır basmış belli ki. Birkaç adımda bir kanlanmış gözlerini kaşımaya yeltendi. Sular içinde bıraktı gözlerini de ayakkabıları gibi, niyeti neydi bilmiyorum ama güzel giden her şeyi daha da kötüye götürmekte üzerinde olmadığını biliyoruz. Hoş, gözleri kaşımadan evvel de hoş durumda değildi. Ağlamayı denesin istedim çok defa, başaramadığını gördüm. Başaramamaktandı gözlerindeki kırmızı çizgiler, sonrasında gözlerinin de kendisinin de içinde boğulduğu gözyaşları. Yalpalayarak devam etti yürümeye, dedim ya, tek işim iyisiyle kötüsüyle sonbaharı göstermek ona, peşindeydim. Cüzdan karıştırma ve “poşede gerek yok abi” rutinlerinden sonra aldığı yudum seni beni sarhoş etmeye yeter, o hala yürüyebiliyor. Yalpalıyor, ağlamaya çabalıyor, onu ayakta tutan şey belki o tek hücresi ama yine de yürüyebiliyor.

Parmakları tekrar sarışına bürünene kadar yürüdü. Elindeki şişe ve ayakkabıları kuruyana kadar yürüdü. Yanakları yağmur görene kadar yürüdü.  Öyle yürüdü ki… Sonbahara kadar…

Damla gözyaşı dökemedi. O’nun kadar ben de istedim ağlasın, ben de istedim gözyaşlarını alsın adımlarının altına ama…

Daha zor…. Daha güç… Hala küçük, hala çocuk, hala 18 yaşında sandığım çocuk büyümüş.

Gözyaşı yerine ter döktü.

Daha zor.

Daha güç.

Yazıyı beğendiyseniz abone olabilirsiniz!

Epostanızı bırakırsanız bu blogdaki her yazı size bildirilecek.

Geldim, kendimdeyim.
24 Kasım 2018 2 dk'da okunur
Karamsar Bir Gece
21 Ekim 2017 4 dk'da okunur

Yorum yazmak ister misiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir